İyi Lider vs Başarılı Lider

Hangisi Olmak İstiyoruz?

Kafamı bir süredir meşgul eden bir konu var. Eğitim ve koçluk buluşmalarımızda bu konunun zihnimde kapladığı alan büyüdü ve yazıya dökmek istedim. Düşüncelerimi tek bir yazıda tam olarak ifade etmem mümkün olmayabilir. Belki de mini bir seri haline dönüştürmek daha verimli olacak. Haydi başlayalım…
Her şey, bir buçuk sene önce bir liderlik gelişim programında, hizmet verdiğim kurumun müdürlerine sorduğum bir soru ile başladı. Bu soru daha sonraları orta-üst seviye liderlerle yaptığım her eğitimde ve koçluk/mentörlük buluşmasında bir şekilde gündemde kaldı.

Soruyu içerik planıma ilk koyduğumda, bu konunun bu kadar fazla tartışılacağını, gündemde kalacağını tahmin etmemiştim:
“Size göre ‘iyi lider’ ne demek, ‘başarılı lider’ ne demek?

Ardından devam ediyordum… 

“Bu iki ifadeyi duyduğunuzda aklınızda ne canlanıyor? Aynı anlama mı geliyorlar, yoksa zihninizde bir farklılık oluşuyor mu? Eğer fark varsa, bu farklar sizce neler?”

Her seferinde benzer bir şey oluyor… Eğitim salonunda önce bir sessizlik çöküyor. İnsanlar soruyu duyuyor, görüyor ama hemen yanıt veremiyor. Birbirlerine bakıyorlar. Sanki "sen mi başlayacaksın, ben mi?" diye tartıyorlar. Zaman zaman hafif bir gülümseme geçiyor yüzlerden ama bir şeye dokunuyor. O dokunuşun tam olarak neye olduğunu söylemem biraz zor. Ama salonda bir şeyin kıpırdadığı belli.

Genelde aldığım yanıtlar, yöneticilerin zihinlerinde bu iki kavramın farklı biçimde yorumlandığını gösteriyor… “İyi lider” ifadesi için gelen yanıtlar genelde şöyle şekilleniyor:

  • Güven veren biri. İletişimi güçlü, söylediği ile yaptığı örtüşen
  • Ekibini gözeten, onları gerçekten dinleyen, zor anlarda yanlarında olan
  • Başarıyı paylaşan, sorumluluğu üstlenen. Çalışanlarının gözünde değer taşıyan, saygı duyulan biri

Kısacası; insani tarafı güçlü, ilişki kurabilen, yanında olmak istenen, arkasından gidilen bir lider…

Bu yanıtları dinlerken içimden "evet, katılıyorum" diyorum. Kulağa doğru geliyor, tutarlı geliyor. Ve o salondaki herkes için de öyle oluyor. Kimse itiraz etmiyor, kimse “ama bir de şu var” ya da “ben katılmıyorum” demiyor. Bu tanım üzerinde neredeyse tam bir mutabakat var.

  • Sonra “Başarılı lider” sorusu geliyor. Ve yanıtlar farklı bir yere evriliyor.
  • Hedeflerini gerçekleştiren. Sayısal sonuçların tutturan. KPI'ları karşılayan
  • Üst yönetimin beklentilerini yerine getiren, kurumun istediği sonuçlara ulaşan
  • Çeyrek dönemleri “yeşil renkle” kapatan, yılı iyi bitiren, bir üst seviyeye terfi eden, aday olan biri

Ve zaman zaman araya şu da giriyor. Bazen alçak sesle, bazen de gayet rahat bir şekilde: "Ne pahasına olursa olsun…"

Bu cümleyi her duyduğumda biraz takılıp kalıyorum. Sorularla biraz daha açmak istiyorum. Çünkü bu cümlenin altında her zaman aynı anlam bana kalırsa yok. Kimi zaman (ve itiraf edeyim, nadiren) saf bir ‘sonuç odaklılık’ var. Yani "hedefe ulaşmak için elinden geleni yapmak, zorluklarla mücadele etmek, yılmamak…" kastediliyor. Ki bu başlı başına kötü bir şey değil. Aksine, belli bir kararlılığın, odaklanmanın ifadesi gibi geliyor bana.

Ama sıklıkla o cümlenin ardında başka bir şey duyuyorum... Katılımcıların verdikleri örneklerden, açıklamalardan (hayranı olduğum star wars serisine atıfla) daha ‘karanlık’ bir şey gözümde canlanıyor. "Zafere giden her yol mübahtır" diyor adeta bu cümleyi açanlar, örneklendirenler. İlişkiler, güven, insanlar… Bunlar araç haline geliyor. Sonuç gelince her şey meşrulaşıyor. İşte o versiyon beni duraksatıyor.

Tam bu noktada şunu da deneyimliyorum: 
Bu ikinci kavrama dair yanıtlar gelmeye başlayınca salondaki enerji değişiyor. İnsanlar artık soyut bir kavramı konuşmuyor; resmen somut birini hatırlıyor. Zihinlerinde bir yüz, bir isim beliriyor. Geçmişte çalıştıkları ya da belki de hâlâ birlikte oldukları bir yönetici... Benim duyamayacağım şekilde fısıldaşmaya başlıyorlar. Kimi zaman müstehzi (alaycı) şekilde gülümsüyorlar, kimi zaman yüzlerine hafif bir gerilim çöküyor. Bazen ikisi birden oluyor. O fısıltıları tam duyamasam da ne hakkında olduğunu tahmin etmek sanırım sizler için de zor değil.

Sonra bir soru daha atıyorum ortaya: “Peki madem bu iki kavram sizin zihninizde bu kadar farklı konumlanıyor, siz hangisisiniz?”

Bunu bazen böyle soruyorum. Bazen de katılımcıları biraz daha işin içine çekmek için tahtaya, ekrana bir cetvel çiziyorum. Eksenin bir ucuna ‘başarılı lider’, diğer ucuna ‘iyi lider’ yazıyorum. Ve katılımcılara diyorum ki; "Şu anda kendinizi bu cetvelin neresine konumlandırırsınız, neresinde olmak istersiniz?" (Koçluk sorularına selam olsun)

O an salonda ilginç bir şey oluyor.

Çoğu yönetici, an itibariyle bulunduğu konumu eksenin "iyi lider" tarafına biraz daha yakın bir yere işaret ediyor. İçtenlikle... Buna inanıyorum. Ama aynı kişilerin akılları bir yerde takılı kalıyor: Hedefler, KPI'lar, sonuçlar. Onları da elde etmek istiyorlar. Onlardan vazgeçmek istedikleri yok. Zaten bu mümkün mü?

Çünkü kurumları onları nihayetinde o sonuçlarla değerlendiriyor. Yıl sonu geldiğinde masaya konan önce sayılar oluyor… Terfi kararlarında, prim hesaplamalarında, "bu lider nasıl biri?" sorusunun cevabında çoğu zaman rakamlar konuşuyor. Bu gerçekliği görmezden gelmek mümkün değil. Hatta tam da bu nedenle; gelecekte nerede olmak istediklerini cetvelde işaretlerken, elleri biraz daha ‘başarılı lider’ tarafına kayıyor…

Peki benim düşüncem ne? 

Aslında bu konuyu ilk düşündüğümde kendi algılarım da beni benzer bir ayrıştırmaya götürmüştü. Öte yandan, zihnimde bir Venn şeması canlanmıştı:
Yani katılımcıların düşünceleri ile benzeşmekle birlikte; benim bakış açımda ‘iyi lider’ olmak, başarılı liderliği zaten kapsar diye düşünürdüm. Biri diğerinin içinde, biri diğerini besliyor. Kulağa çok makul geliyor. Hatta neredeyse tartışılmaz geliyor.
Ama bu şemayı eğitim salonunda çizip katılımcılara gösterdiğimde tepkiler her seferinde beni duraksatıyor. Kimisi sessizce bakıyor. Kimisi başını sallıyor ama gözlerinde bir soru işareti kalıyor. Sonra dürüst bir biçimde birbirimize şunu söylüyoruz:
"İdeal dünyada öyle olabilir. Ancak gerçek hayatta bu iki kavramın gösterimi öyle değil…"
İşte beni bu konuda yazmaya yönlendiren durum tam olarak bu… Zira yukarıda yazdıklarımı dile getiren kişiler hayattan kopuk insanlar değil. Tam tersine; kurumların içinde yıllarca çalışmış, ekip yönetmiş, baskıyı bizzat yaşamış insanlar. Ve onlar bu iki dairenin kesişiminin o kadar da büyük olmadığını söylüyorlar. Hatta bazen neredeyse hiç kesişmediğine işaret ediyorlar...

Peki bu nasıl oldu?

"Başarı" kelimesi bir noktada nasıl bu kadar daraldı? Neden sayısal sonuçların gölgesinde kaldı? Kurumlar neyi ölçüyor, neyi ödüllendiriyor ve bu, liderleri zamanla nereye taşıyor?
Hem iyi hem başarılı olmak gerçekten bu kadar zor mu? Yoksa biz mi öyle sandık, sistem mi öyle öğretti? Ya da bilmiyorum, algımız mı manipüle edildi?
Bu soruları bir kenara bırakmak istemiyorum.

Bir sonraki yazıda bu ayrışmanın nereden geldiğine bakmak istiyorum... Ama sizin de düşüncelerinizi merak ediyorum.

Gerçekten bu iki ifade sizin zihninizde de ayrışıyor mu? Aynı anlama mı geliyor? Eğer farklı şeyler canlanıyorsa aradaki farkı siz nasıl tarif edersiniz? Bunun nedeni sizce ne?...

Görüşmek üzere!

Daha Fazla Daha Az